1938 Kasım’ından beri taş kesilmişcesine kapısında nöbet tutan Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı askerlerinin önünden geçecek  ve Dolmabahçe Sarayı’na gideceğim bugün. Salacak’tan çıktım yola Üsküdar’a doğru keyif içinde yürüyorum. Oynaşan balıklar ile masmavi denizi görmek beni heyecanlandırıyor. En çılgın yönlerim ruhumun kıyısına vuruyor.  Neşe doluyorum. Bolluk, bereket enerjisi depoladığımı hissediyor, iç huzurumla kucaklaşıyorum. Sımsıkı sarılıyoruz birbirimize. Ruhum ve zihnim el ele verip dinginliğe kavuşuyor. Samimiyet enerjisi kaplıyor içimi masmavi görünce. Tüm yorgunluğumu alıyor, kalp ağrılarımı hafifletiyor, kendimi güzel hissettiriyor mavi.

Dolmabahçe Mavisi

Dolmabahçe Mavisi, dünyadaki en büyük şifacı gücüm benim.  Çünkü gerçeğin rengi mavi. Aklımın bilgeliğini arttırırken, bir yandan da kalbimi avucuma verip, onun sesini duymamı sağlıyor mavi. Güven veriyor. Dürtüsel iniş çıkışlarımla baş etmemi sağlıyor mavi, acelemin yerine sabırı koymamı öğütlüyor. Analiz gücüme güç katıyor mavi, onun eşliğinde düşünüp plan yapmayı çok seviyorum. Düzensizliğime karşı koymamı sağlıyor. Kafası karışmış düşüncelerimi gören mavi onları da hizaya sokuyor. Yapılacaklar listemi hazırlamama olanak sağlıyor. Öngörülemezliğin girdabına düşmeme izin yok maviden. Tanıyor beni. İnatla kendi bildiğim yolda ilerlemem için cesaret veriyor. İç barışımı hakim kılıyor. Bir de bakıyorum ki Beşiktaş vapurunun önüne gelmişim. Karşıya geçiyorum, Beşiktaş ilçe sınırlarındayım. 5 dakika daha masmaviyle kolkola yürüyorum. Sonunda Dolmabahçe Sarayı’nın önünde buluyorum kendimi.

Bir tam gününüzü Dolmabahçe’ye ayırın

Tarih ve kültür açısından Avrupa’nın hatta dünyanın sayılı saraylarından biri olan Topkapı’dan sonra, Canım Türkiyemin ikinci büyük sarayını  gezmek kültürel anlamda eşsiz bir deneyim oldu benim için. Biletimi alırken  bir şok yaşadım ama yoluma devam ettim. Selamlık-Harem-Camlıköşk ve Saat Müzesi’ni gezmenin bedeli 90 TL ödemem istendi. Gitmişken Saray Koleksiyonları Müzesi’ni de gezeyim derseniz 10 TL’de ona ödeyeceksiniz Müzekart geçersiz dendi. Evet bugünki ekonomik şartlarda servet gibi bedel ödüyorsunuz ama deyiyor. Siz de bilin de ona göre paha biçilemez geziye öyle hazırlıklı gidin istedim. Sakın ola ki saat 14.30 sıralarında sakın gitmeyin. Çünkü gezmek için yeterli süreniz olmayacak demektir. Zaten saat 3’ten sonra müzenin tamamını gezmeniz imkansız olduğu için tam gezi bileti bile satmıyorlar size. Öyle benim gibi fotoğraf çekmeye bayılıyorsanız, koca bir gününüzü Dolmabahçe Sarayı’nı gezmeye gönül rahatlığıyla ayırabilirsiniz sevgili okur.

Hasbahçeye dönüşen koy Dolmabahçe

Dolmabahçe Sarayı’nın bulunduğu alan bundan yaklaşık 400 yıl önce bir koymuş. Osmanlı Donanması bu koydan sefere çıkarmış, dönüşte de bu koyda karşılanırmış. 20 bin kayık ve mavnanın denizi doldurduğunu yazan Evliya Çelebi‘ye göre de zaten saray ismini burdan almış adı üstünde “Dolmabahçe”. Sizin anlayacağınız  17. yüzyıla gelindiğinde bu koy doldurula doldurula padişahların eğlencelerini düzenledikleri koskocaman bir hasbahçeye dönüşmüş. Zamanda yolculuk yaparken birden kendimi hasbahçede düzenlenen eğlencede buluyorum. Ben gibi yön kavramı gelişmeyen birinin bu bahçede kaybolması içten bile değil, uyarımı yapmış olayım size. Yemyeşil güzelim ağaçlar ak gerdana dizilmiş zümrütler gibi özenle ekilmiş. Bolluk içinde yetişmiş ağaçlardan taze taze  toplanan enfes mevsim meyvelerinin tadına doyum olmuyor. Yemekten kendimi alamıyorum. Yürüyorum. Bahçenin her köşesinden soğuk, berrak, tadına doyulmaz nitelikte içilebilen suların şırıldayarak aktığına tanık oluyorum. Güzelim ağaçlar ve çayırlar gözümü gönlümü okşuyor. Kuşlar cıvıldayarak etrafta uçuyor.

Dolmabahçe yeryüzü cenneti gibi 

Hayalinizde biraz canlandı mı bilmem ama, aslında bu bahçe ancak içinde yaşanıldığında hissedilebilir. Denemelisiniz tez zamanda. Bana göre en büyük marifet bu bahçelerin konumunu seçmek olsa gerek, çünkü Osmanlı bahçelerinin en önemli karekteristiği doğaya duyulan saygıyı içinde barındırıyor. Dünyada kendi cennetlerini yaratmak isteyen Osmanlılar, aslında minik rütüşlar yapmış ve doğayı kendi halinde korumayı seçmişler. Ne de olsa nedir bizim felsefemiz, tabiatta olan her şeyi Tanrı’nın yansıması olarak görürüz. Gözümüz gibi bakarız. Hasbahçede su doğal kaynaklardan karşılanmak istenmiş olsa da, ufak boyutlu çeşmeler ve havuzlar bahçeye serpiştirilmiş gibiler. Uzun lafın kısası doğa, adeta mimarinin içine sızmış, damarlarına girmiş sanki. Ihlamur ve Manolya ağaçlarının süslediği bahçelerde kendimi ararken, sarayı yaptıran  Osmanlı’nın tek ressam hanedanı Sultan Abdülmecit’le gözgöze geliyoruz. Sarayınızdaki tablolara hayran kaldığımı söyleyecekken bir de bakıyorum ki yanımda kimseler yok.

Sanatkar sultanlar Dolmabahçe’de

İlerliyorum müzisyen sultanlar arasına bestekar olarak adını yazdırmış Sultan Abdülaziz’in ekibiyle beraber bana doğru geldiğini görüyorum. Yanındakilere eğitime ve öğretime ne kadar önem verilmesi gerektiğini anlattığına kulak kabartıyorum. O sırada tebdili kıyafetle gezen Sultan V. Murat’ın başka bir köşeden dönüyor olduğunu fark ediyorum. Edebiyata ilgisiyle tanınan V. Murat’ın yanındaki dostlarına dikkatlice bakınca Ziya Paşa ve Namık Kemal olduklarına kanaat getiriyorum. Kesin edebiyatçılar ile demokrasi ve hürriyet adına bir sohbet yapılıyor ve fikir alışverişinde bulunuyor diye geçiriyorum içinden. Onları da bırakıp yürümeye devam ediyorum. Yaşadığı acılar ve yorgunluklar yüzünden okunan biri daha geçip gidiyor yanımdan. Bu kim olaki diyorum kendi kendime. Amcasının tahttan indirilişine ve ağabeyi V. Murat’ın Çırağan Sarayı’na hapsedilmesine tanık olan Sultan II. Abdülhamit. İlk Osmanlı Anayasası  olan Kanuni Esasi’yi ilan eden II. Abdülhamit. Yorgunluğu Osmanlı’nın başında uzun süre kaldığından olmalı.

Dolmabahçe’de hakkımızı helal etmiyoruz 

Yüzündeki çizgilerin her biri bir şiir sanki.  Kimbilir hepsinde ne hikayeler gizli bu derin çizgilerde. Konuşur olmuş hatıralar, belki de dertleşiyordur çizgiler. Abdestsiz devlet işi olur mu diyen Sultan  II. Abdülhamid sanırım dua okuyor. Allahım ben nerdeyim? Bir kendime bir de ona bakıyorum. Kablolarım yanıyor birden, Sultan II. Abdülhamit’in duasına eşlik ediyorum: “Allahım helal etmiyorum. Şahsımı değil, milletimi bu hale getirenlere, hakkımı helal etmiyorum. Beni, benim için lif lif yolsalar, cımbız cımbız zerremi koparsalar, sarayımı yaksalar, ocağımı soyumu söndürseler, çoluğumu çocuğumu gözümün önünde parçalasalar helal ederdim de sevgili Muhammed’in yolunda yürüdüğüm için beni bu hale getiren ve milletimi ateşe atan insanlara hakkımı helal etmiyorum.” Duamız bittikten sonra bahçede gezerken Selamlığın önündeki kalabalığı görünce yolumu değiştiriyorum. Büyümeyi, dengeyi, ahengi, uyumu, tazeliği, yaşamı ve verimliliği çağrıştıran yeşilin peşine takılıyorum.  Birde bakıyorum ki Harem’in önüne gelmişim.

Edebiyatçılar Dolmabahçe’de toplanmış

Kafamı kaldırıp binaya bakıyorum. Günlerinin çoğunu haremde geçiren güzel sanatlarla da ilgilenen bir şair olan Sultan V. Reşat’ı görüyorum. Aklıma sultanın Çanakkale Zaferi için yazdığı gazel ve bu gazele yazılmış onlarca tahmis geliyor: “Müslümanlar’ın güçlü iki düşmanı birleşerek karadan ve denizden Çanakkale’ye saldırmıştı. Fakat Allah’ın yardımı ordumuza yetişti ve askerlerimiz çelik bedenli birer kale oldu. En sonunda, asker evlatlarımın azmi karşısında düşman acizliğini anladı. Düşman askeri İslam’ın kalbi İstanbul’u ele geçirmeye gelmişken şereflerini ayaklar altına alarak kaçtı. Reşad! Şükür secdesine kapan ve Allah’ın İslam ülkelerini daima güvenli kılması için için dua et.” Samimiyetle ve sadelikle yazılmış bu gazel, Almanya’da da yayınlanmış. Gazele tahmis yazanlar arasında, değerli hemşerim ülkemizde kütüphaneciliğin babası olarak kabul edilen Ali Emiri Efendiden tutun da, Türk Çocuk Edebiyatı’nın öncülerinden İbrahim Alaeddin Gövsa’ya, şiirler, makaleler, oyunlar, şarkılar yazan kadın haklarını üreterek savunan, kadından şair olmaz diyenleri utandıran edebiyatımızın ilk kadın şairi Nigar Hanım’a, söz söyleme sanatındaki ustalığı ve ince üslubuyla, siyasi çevrelerin dikkatini çeken ve 1922 senesinde Lozan Antlaşması görüşmelerine danışman olarak gönderilen Yahya Kemal Beyatlı’ya kadar pekçok isim vardı. Kendileriyle hasbıhal ettikten sonra müsaadelerini istedim ve onların da yanlarından ayrıldım.

Dolmabahçe’de Atatürkümün ülküsüyle karşılaşıyorum

Hülyalara daldım. Birden Mustafa Kemal Atatürk’ümün bir sözü aklıma geldi: “Milli Mücadeleyi açmak üzere bunca paşa arasından beni seçip Anadolu‘ya gönderen Sultan Vahdettin’dir… Uzun söze ne hacet. Tarih, bir gün her şeyin en doğrusunu herkese gösterecektir.” Osmanlı Hanedanı’nın son sultanını da bu sözlerle uğurladıktan sonra Atatürk’ümün Ülkü’sü ile karşılaşıyorum. Elini sımsıkı tuttuyorum. Kalbim heyecandan fırlayacakmış gibi çarpıyor. Kendisiyle 2010 yılından beri tanışırız.  Dündar’ın zihnindeki Mustafa’sını anlatma biçimine içerlediğimi anlatınca, beni kırmayıp Kocaeli’de düzenlediğimiz İkinci Kitap Fuarı’na hiçbir ücret talep etmeden geleceği sözünü çok değerli bir büyükelçi arkadaşımdan öğrendiğimde havalara nasılda uçtuğumu, günlerce gözüme uyku girmediğini unutamıyorum. Tek kişilik bir organizasyon şirketi gibi her şeyi en ince ayrıntısına kadar planladım. Rüyada gibiydim. Önüme çıkan engeller ufkumu açıyordu. Değerli dostlarımın katkıları ve Kocaeli Büyükşehir Belediyemizin esirgemediği imkanlarıyla Atatürk’ümün Ülküsü Ülkü Adatepe’yi şehrimizde ağırladığımız güne gitmiştim düşümde.

Atatürk’ümü Kocaeli’de ben ağırlayacakmış gibi hissediyordum. Kalbime söz geçiremiyordum. Çırpınan kuşlar gibi pır pır atıyordu. Beklenen gün gelip çatmıştı. Erkenden kalktım, güzelce hazırlandım, fuar alanına gittim. Limuzinle gelen Ülkü Adatepe ve ekibini karşımda görünce adeta dilim tutuldu. Dündar’ın Mustafa’sını izleyip kafası karışan öğrencilerim ve ben karşımızda Atatürk’ümün Ülküsünü görünce çığlıklar, çiçekler ve çılgınca bir coşkuyla karşılamıştık kendilerini. Kırmızı halının üzerinde gururla yürüyen Ülkü Adatepe ve ekibini görebilmenin içimde yarattığı tarifsiz keyifi size kelimelerle anlatmam imkansız. Fuar içinde salona doğru yürürken herkes bize bakıyor ve birbirlerine Atatürk’ümün Ülküsünü gösteriyorlardı. İşte o gün Atatürk’ü baba gibi sevdiğini dile getiren Ülkü Adatepe bugün benim yanıbaşımda Dolmabahçe’nin Harem’ini gezmek için duruyordu. Şimdi onunla sarayın merdivenlerini çıkıp Atatürkümüzün odasına gideceğiz. Ben soracağım o bana anlatacak. Devamı bir sonraki yazımızın konusu olsun. Beni özleyin.