Anılar saklı mekan Dolmabahçe’deyim. Yanımda Atatürk’ümün Ülküsü. Ruhumda alabildiğine hüzüne sımsıkı sarılmış bir heyecan. Aklımda Uzun Uzun Kavaklar şiiri. Dilimde şiirin içime işleyen sözleri. Saat dokuzu beş geçe, Atam Dolmabahçe‘de, Gözlerini kapadı, Bütün dünya ağladı… Doktor doktor kalksana, Lambaları yaksana, Atam elden gidiyor, Çaresine baksana… Uzun uzun kavaklar, Dökülüyor yapraklar, ben Atama doymadım, doysun kara topraklar… Doysun kara topraklar… Doysun kara topraklar…

Atatürk’ümün Ülküsünü fark ediyorum

Bir yandan ayaklarım geri geri gidiyor çünkü Atatürk’ümün burada vefat ettiğini biliyorum, bir yandan da  sanki odaların birinden çıkıp gelecekmiş gibi Atatürk’ümü bekliyor gibiyim. İki ileri bir geri yürüyorum. Birden yanımda duran elimi tutup çekeleyen Atatürk’ümün Ülküsünü fark ediyorum. Ülkemizin kurucusu Atatürk’ümün Harem Bölümü’ndeki hususi dairesine doğru birlikte ilerliyoruz. Heyecanım gözlerimi öyle kapamış ki, dizlerimin bağı çözülmüşcesine yürümeye çalışıyorum Ülkü’nün peşi sıra. İşte tam da o sırada zaman duruyor sanki. Birinci meclise kadar gitmiş olabilir miyim ki?

Atatürk’ümün Ülküsü yanıtlıyor

“Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir” sözü ile başlıyoruz konuşmaya, ben soruyorum Atatürk’ümün Ülküsü yanıtlıyor. Bu sözün anlamını atamızın gözünden anlatır mısınız bize Ülkü Hanım. “Atamızın meclis sıralarında belki de ilk kez sesini yükselterek ve masaya yumruğunu vurararak  yaptığı bir konuşmayı aktarayım. “Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim gereğidir diye, müzakereyle verilmez. Hakimiyet, saltanat, kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Türk milleti tüm dünyaya haddini bildirerek, hakimiyet ve saltanatını  fiilen kendi eline almayı başardı ve biz bu hakikati kanunlarımızda da ifade edeceğiz.” Meclisin onayına sunulan bu fikirler oy birliğiyle kabul edilir. Yıl 1923 Ekiminde işte bizim Cumhuriyetimiz böyle ilan edilir.

Ülkeyi yeniden inşa etmek gerekiyor

Bize biraz da 1923 yılı Türkiyesinin nasıl olduğundan bahsetseniz? Ülkemizin o zamanki nüfusu 13 milyon. 11 milyonu köyde yaşıyor. 40 bin köyümüz var ancak 37 bin köyümüzde okul yok. 30 bin köyde cami yok. Traktör yok, biçerdöver yok, şeker üretimi yok, ekmeklik unumuz ithal, pirincimiz ithal. Koca memlekette sadece 5 bin hektar alanı sulayabiliyoruz. Bitle başa çıkamıyoruz. Bir yanda hayvanlar kırılıyor diğer yanda insanlarımız kırılıyor. Verem, tifo, tifüs salgını var. Dünyaya gelen her iki bebekten biri, her 5 anneden de biri ölüyor. Memlekette sadece 337 doktor var. Sadece 60 eczacı ve bunların sadece 8’i Türk. Sadece 4 hemşire 136 ebe var. Komple küle dönmüş köy sayısı binin üzerinde.  Ülkeyi yeniden inşa etmek gerekiyor, ama kiremitimiz bile yok. Limanlar, madenler, demiryolları bize ait değil. Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta var. Ona da var denilebilirse…

Kadın insan değildi

Kadın insan değil. Eşit eğitim hakkı yok. Meslek edinme hakkı yok. Boşanma hakkı yok, velayet hakkı yok. Kendisine miras kalan mallar üzerinde bile tasarruf hakkı yok. Seçme hakkı yok, seçilme hakkı yok. Doğum izni yok, çalışma hayatında eşit hakkı yok. Eşit işe eşit ücret hakkı yok. Kürtaj hakkı yok, gebeliği önleme hakkı yok. Kızlık soyadını kullanma hakkı yok. Tiyatro yok, müzik yok, resim yok, spor yoktu. Arkeolojik eserler yurtdışına kaçırılmıştı. Vatandaşın kimisi alaturka saati kullanıyor, kimisi zevalli saati kullanıyor, kimisi de gurubi saati esas alıyordu. Kimisi hicri takvim kimisi de rumi takvim kullanıyordu. Herkes aynı zaman diliminde farklı ayları yaşıyor gibiydi sizin anlayacağınız. Ne ağırlığımız dünyaya uyuyordu ne de uzunluğumuz. Zaten Arapça ve Farsça’dan oluşmuş adına Osmanlıca denen dilimizi de farklı farklı yabancı diller istila etmişti. Gazete sadece İstanbul ve İzmir’de vardı. Erkeklerin sadece yüzde 7’si, kadınların da binde 4’ü okuma yazma biliyordu. Hal böyleyken Atamız 30 Ekim 1923 sabahı başbakana şöyle bir mektup yazdı:

Yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız

“Bize, geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı. Yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız. Özgür bir toplum oluşturmak zorundayız. Çağdaşlaşmak, bu ideali gerçekleştirmek zorundayız. Bu görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim. Allah yardımcımız olsun.” Atatürk Türkiyesi başdöndürücü hızla kabuk değiştiriyorken, dünyada neler mi oluyordu? Onu da söyleyeyim. Bizim atamız “hakimiyet kayıtsız, şartsız milletindir” ifadesini anayasamıza yazdırırken, Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini, Portekiz’de Salazar, Rusya’da Stalin hakim olmuştu. Avrupa’da o dönemde İngiltere, Fransa ve Türkiye dışında halk egemenliği ile yönetilen başka ülke yoktu yok. Atatürk’ümün o eşsiz vizyonu sayesinde inanılmaz kısa bir sürede modern dünyanın lider ülkelerinden biri olmuştuk.

Maarif Kongresi’nde Cehaletle Savaş

Tüm bunları nasıl mı başarmışız, Atatürk’ümüzün o eşsiz vizyonuyla dedik ya, işte onun da en güzel örneklerinden biri olan Maarif Kongresi’nde neler olmuş ona bir bakalım. Sene 1921 aylardan Temmuz henüz Sakarya Savaşı bile yapılmamış, işgalciler Ankara’nın burnunun dibinde cirit atarken, daha memleket diye bir toprağımızın kalıp kalmayacağı belli değilken, bugünkü Ankara Ulus Merkez Bankası o dönemdeki adıyla Ankara Öğretmen Okulu’nun konferans salonunda 40’ı kadın 180’den fazla katılımcı ile toplanmış Maarif Kongresi yapılıyor. Savaşın o en kritik döneminde cepheden ayrılarak Ankara’ya gelen Atatürk’üm aslında cahillikle savaşın düşmanla savaşmaktan az önemli olmadığını gösterir. Kongrenin açılış konuşmasını yapar.

Atatürk’üm filmin sonunu izlemiş gibi

“Silahıyla olduğu gibi dimağıyla da mücadele mecburiyetinde olan milletimizin, birincisinde gösterdiği kudreti ikincisinde de göstereceğine asla şüphem yoktur.Bu görev sizlere öğretmenlere düşüyor. Hükümetimizin siz öğretmenlerin refahını temin edemediğini biliyorum. Fakat, milletimizi yetiştirmek gibi mukaddes vazifeyi yerine getirirken, metanetle yürüyeceğinizden şüphem yoktur.  Vazifeniz pek mühim ve hayatidir. Muvaffak olmanızı cenabı haktan temenni ederim.” O zaman yapılan bu kongrenin millet için nasıl bir umut olduğunu varın siz biraz düşünün. Sadece düşmanla değil eş zamanlı olarak cehaletle nasıl bir savaş verdiğimizin en önemli göstergesi bu kongre. Sizin aklınıza nasıl bir fotoğraf geliyor bilmem ama, aslında Atatürk’üm filmin sonunu izlemiş gibi rahat. Memleketin dört bir yanı işgal altındayken, Kurtuluş Savaşı sanki çoktan kazanılmış da Cumhuriyet ilan edilmiş gibi bir tablo çiziyordu. Dünya tarihini inceleyin bakın bakalım böyle bir lider daha bulabilecek misiniz?

Harf İnkılabı’nı masaya yatırmışlar

Şu meşhur toplantı masasını görüyor musunuz? Bir gün Dolmabahçe’de İsmet İnönü, Fevzi Çakmak, Kazım Özalp, Fahrettin Altay, Şükrü Kaya, Recep Peker, Celal Bayar, gibi o dönemin ileri gelen devlet adamları bu masanın başında toplanmışlar. Atatürk’ümün önderliğinde Türkiye’nin modernleşmesi planlarını yapıyorlar. Cumhuriyetin en köklü değişimlerinden Harf İnkılabı’nı masaya yatırmışlar. Latin Harflerinin kabulü için emek veriyorlar. Vermesine ama, aslında Atatürk’üm taaa 1905’te Şam’dayken alfabeye kafa yormaya başlamıştı bile. Arap alfabesine dinsel anlamlar yükleniyordu. Arapça yazılmış tüm kitaplara kutsal kitap gözüyle bakılıyordu.  Daha Kurtuluş Savaşı devam ederken, Halide Edip Adıvar’a alfabeyi değiştirmek gerektiğini söylemişti. Türk alfabesine “kolay okuma yazma anahtarı” diyordu. Yüzyıllardır anlaşılmayan işaretlerden kurtarmalıyız dilimizi. Ya bunu üç ayda yaparız ya da hiç yapamayız” diyordu.

Atatürk’üm bilen bilmeyene öğretiyorsa, millete mal olmuştur, diyordu

Harf İnkılabı Dolmabahçe’de yapılmış. Latin harflerinden oluşan yeni Türk alfabesi ilk defa burada dağıtılmış. Ülke çapında yeni harflerin öğretimine yönelik kara tahtanın ilk kurulduğu yer de Dolmabahçe Süfera Salonu oldu sonra tüm yurtta seferberlik başlatıldı. Parklara meydanlara karatahtalar konuldu. Özellikle çocuklar tarafından öyle kolay öğrenildi ki, çocuklar anne babalarına öğrettiler. Bu duruma Atatürk’üm bilen bilmeyene öğretiyorsa, millete mal olmuştur, diyordu. Bir yıl gibi kısa bir sürede iki miyon kişi gibi inanılmaz sayıda insan okuma yazma öğrendi. Türk alfabesi sadece Türk vatandaşlarının okuma yazma öğrenmesini sağlamamıştı. Aynı zamanda Latin Harfleri kullanan yabancılarında kolayca Türkçe öğrenmelerine olanak sağlamıştı. Osmanlıca bilen insan sayısı tüm dünyada bir elin parmaklarını geçemezken, öğrenme kolaylığı sayesinde Türkçe okuyazar olan yabancı sayısında adeta patlama yaşandı. Harf devrimimizin işte böyle bir de evrensel yönü var, hatırlatmak istedim sizlere…

Dil kurultayları da Dolmabahçe’de yapılmış

Harf Devrimimiz ve Atatürk’ümüzün diplomasi zaferi Hatay Meselemiz hep bu masanın etrafında çözüme kavuştu. Ayrıca, Abdülhak Hamit Tarhan, Yunus Nadi, Falih Rıfkı Atay, Yusuf Akçura, Samih Rufat, Safiye Ayla gibi dönemin aydın, sanatçı ve gazetecileri  de yine Dolmabahçe’de Atatürk’üm ile bu masanın etrafında bir araya geldiler. Türk dilini sadeleştirmeyi hedefleyen ve üç kez yapılan dil kurultayları da Dolmabahçe’de yapılmış, Mustafa Kemal Atatürk tarafından desteklenen ve bizzat geliştirilen Türkçe’nin dünya tarihindeki ilk dillerden biri olduğunu savunan dilbilim teorisi Güneş-Dil Teorisi de bu salonlarda tartışılmış.

Atatürk’ümün Ülküsü söze giriyor

Atatürk’ümün Ülküsü söze giriyor birden, simsiyah inci gibi ışıldayan pırıl pırıl gözleri konuşuyor adeta. Atatürk’ü karalamanın moda olduğu bu son yıllarda nasıl da kahrolduğunu ifade ederken gözlerimiz dolu dolu oluyor. Devlet büyüklerimize ve hükümet yetkililerine ve her şeyden önemlisi Türk Milleti’ne seslenmek istiyorum sizin aracılığınızla sevgili bitter, bu duruma son vermelerini, Atamıza sahip çıkmalarını rica ediyorum. Bu topraklar kolay kazanılmadı. Hatırlasanıza Çanakkale Savaşı’nı. Neden mi geçilmez olmuş Çanakkale? Havada mermilerin çarpıştığı, cayır cayır yanan ateş hattında elinde kamçısı ile dolaşıyordu Atatürk’üm, adeta parkta gezintiye çıkmış gibi rahat davranıyordu. Arkasına saklanılan kum çuvallarının üzerine oturup sigarasını içiyordu. Bulaşıcı ölüm korkusuna karşı cesaret aşılıyordu. Ölülerin toplanması için karşılıklı ateşkes yapıldığında, çavuş üniforması giyerek toplayıcılar arasına karışıyordu. Böylece düşman siperlerini olabildiğince yakından ve bizzat inceliyordu. Askerlerinin moralini yüksek tutmak, düşmanın moralini bozmak için görülmemiş yöntemler uyguluyordu. Öğle yemeklerini bando eşliğinde yediriyordu. İngilizler adeta deliriyordu. Her öğlen müziğin geldiği yöne ağır ateş açıyorlardı. Bombardıman arttıkça, marşların temposu da inadına artıyordu.

Feride’nin hikayesi ağrılarımı azaltıyordu

Savaşın ruhunda yarattığı olumsuz etkiyi azaltmak, biraz olsun huzur bulmak için Atatürk’üm edebiyata sarılıyordu. İstanbul’daki arkadaşlarına yazdığı mektupta: “Hayatın hoş ve iyi taraflarını hissettirecek, savaş yüzünden oluşan  sert karakterini biraz olsun yumuşatacak romanlar göndermelerini istiyordu. Cepheye gelen gazetede yazı dizisi gibi bölüm bölüm yayınlanan Reşat Nuri Gültekin’in Çalıkuşu romanını okuyordu. Yıllar sonra Reşat Nuri Güntekin ile karşılaşan Atatürk’üm, Feride’nin hikayesi ağrılarımı azaltıyordu diyordu. Bu arada sevgili bitter, bu güzel bilgilerin büyük bir kısmını ve daha fazlasını değerli araştırmacı yazar Yılmaz Özdil’in “Mustafa Kemal” isimli kitabında da bulabileceğinizi ifade etmek isterim. Kendisine teşekkürlerimi sunuyorum.

Dolmabahçe Sarayı’nın en özel bölümü Atatürk’ümün dairesi

Dünyanın en büyük saray içi balo salonuna sahip Dolmabahçe Harem’de gezerken, ihtişamlı mobilyalar, perdeler, halılar, tablolar, avizeler ve en önemlisi de yaşanmışlıkların peşine takıldım ben. 285 odası, 43 salonu, 68 tuvaleti ve 6 hamamı olan Dolmabahçe Sarayı’nın en özel bölümünü Cumhuriyetimizin kurucusu, atamız Mustafa Kemal Atatürkümüzün çalışma ve yatak odası oluşturuyor. Atamızın 10 Kasım 1938’de hayata gözlerini yumduğu bu oda zaman durmuşcasına, kullanımda olduğu son haliyle korunuyor. O muhteşem ihtişamıyla gözlerimizin önünde duran Dolmabahçe Sarayı gezim beni, dönemin tarihi mücadelesini yeniden araştırmaya sevketmişti. Evet belkide siz saray dekorasyonunu da merak etmiş olabilirsiniz ama, ben içinde yaşanan olaylar çerçevesinde sarayı gezdirmek istedim size. Eşlik ettiğiniz için teşekkürler. Yeniden görüşünceye kadar özleyin beni…